Aşk ve İrade: Modern Dünyanın Temel Sorunları Üzerine Bir Sentez
Rollo May, "Aşk ve İrade” Özet
Bu belge, Rollo May'in "Aşk ve İrade" adlı eserindeki temel argümanları sentezleyerek modern insanın içinde bulunduğu psikolojik ve ruhsal krizi ana hatlarıyla ortaya koymaktadır.
Analizin merkezinde, modern toplumun "şizoid" bir karaktere büründüğü tezi yer alır; bu durum, bireylerin dünyayla ve birbirleriyle ilişkilerini kesmesi, hissedememesi ve derin bir anlamsızlık duygusu yaşamasıyla tanımlanır.
Geçmişte yaşamın çıkmazlarına bir çözüm olarak görülen aşk ve irade kavramları, günümüzde bizzat sorun haline gelmiştir. Bu dönüşümün temelinde, bireyi eyleme geçiren ve ona anlam sağlayan eski mitlerin ve simgelerin yok olması yatar.
Bu krizin en belirgin tezahürü, aşkın ve iradenin gerçek zıttı olan "kayıtsızlık" halidir.
Güçsüzlük hissinden ve kronik kaygıdan beslenen bu durum, şiddetle diyalektik bir ilişki içindedir; biri diğerini doğurur ve besler. Cinsellik alanında ise, görünürdeki özgürleşme, duyguyu ve tutkuyu dışlayan, tekniğe ve performansa odaklanan "yeni bir püritenliğe" yol açmıştır. Bu durum, insanı bütünlüğe ve daha yüksek anlam düzeylerine çeken "eros"un, biyolojik bir dürtü olan "seks" tarafından gölgede bırakılmasının bir sonucudur.
Eser, sanatçıların ve nevrotiklerin, toplumun geri kalanının henüz farkında olmadığı bilinçdışı çatışmaları yaşayan "haberciler" olduğunu öne sürer.
Onların deneyimleri, toplumun gelecekte yüzleşeceği sorunların (kaygı, kimlik bunalımı, yabancılaşma) bir öngörüsüdür.
Çözüm, modern insanın inkar ettiği ve bastırdığı "daimonik" güçlerle (eros, öfke, iktidar arzusu gibi hem yaratıcı hem de yıkıcı potansiyele sahip doğal işlevler) yüzleşmek ve onları bilinçli bir şekilde bütünleştirmektir.
Son olarak, belge, iradenin yeniden tanımlanması gerektiğini vurgular. Viktorya döneminin baskıcı "irade gücü" kavramı yerine, deneyime anlam veren yapı olan "amaçlılık" (intentionality) kavramı merkeze alınır.
Sağlıklı irade, arzuyu bastırmak değil, onu daha yüksek bir bilinç düzeyiyle bütünleştirmektir. Aşk ve iradenin yeniden canlandırılması, ancak kayıtsızlığın panzehiri olan ve varoluşsal bir temel sunan "aldırış" (care) ile mümkündür.
1. Şizoid Dünyamız: Modern Krizin Tanımı
Çağdaş yaşamın merkezinde köklü bir paradoks yer almaktadır. Geçmişte yaşamın zorluklarına karşı bir sığınak ve çözüm olarak görülen kavramlar, bugün bizzat sorunun kaynağı haline gelmiştir. Bu durumun en net görüldüğü alanlar aşk ve iradedir.
Aşk ve İradenin Sorun Haline Gelişi
Rollo May, eserin girişinde bu temel sorunu şu şekilde ifade eder: "Günümüzde aşk ve iradeye dair en çarpıcı nokta, geçmişte yaşamın çıkmazlarına bir çözüm olarak görülmelerine karşın, bu kavramların şimdi bizzat sorun haline gelmiş olmalarıdır." Bu dönüşümün ardında, modern insanın dayandığı temel mitlerin ve simgelerin yok olması yatmaktadır. Bu yokluk, yaygın bir kaygı ve güvensizlik ortamı yaratmıştır. Bireyler, kaybetme korkusuyla iradelerini kullanmaktan çekinmekte ve hissettiklerinin gerçekten aşk olup olmadığını sorgulamaktadır.
"Şizoid" Terimi: Hissedememe ve İlişkiden Kopma
Yazar, modern kültürün genel durumunu tanımlamak için "şizoid" terimini kullanır. Bu terim, psikopatolojik bir tanıdan ziyade, genel bir eğilimi ifade eder ve temel özellikleri şunlardır:
Dünyayla İlişkiyi Kesme: Bireyin çevresiyle anlamlı bir bağ kuramaması.
Yakın İlişkilerden Kaçınma: Duygusal derinlik gerektiren bağlardan uzak durma.
Hissedememe (Apathy): Duygusal bir uyuşukluk ve tepkisizlik hali.
Anthony Storr'un tanımına göre şizoid kişi, "soğuk, ilgisiz, kibirli ve insanlardan kopuk"tur ve bu durum "bastırılmış bir aşk özlemi için karmaşık bir maske" olabilir. Kaynağı, bebeklik dönemindeki sevgi ve güvenin çarpıtılmasına dayanır.
Yaratıcılık ve Yıkıcılık Arasında Şizoid Durum
Şizoid durum, sadece olumsuz bir tablo sunmaz. Yazar, bu durumun zor koşullarla baş etmede "yapıcı bir yöntem" olabileceğini de belirtir.
Descartes, Schopenhauer ve Beethoven gibi tarihsel figürlerin şizoid eğilimleri, onların yaratıcılıklarının bir parçası olarak görülür.
Beethoven'in müziğindeki saldırganlık, onun paranoyak psikozdan kurtulmasını sağlayan bir mekanizma olarak yorumlanır. Buradaki temel ayrım, kültürün bireyi yönlendirdiği yoldur: "Ne var ki bazı kültürlerin şizoid insanları yaratıcılığa itmesine karşılık, bizim kültürümüz bu insanları yalnızlığa veya mekanikliğe itmektedir."
Modern sanat, bu şizoid dünyanın en net yansımasıdır. Ressamlar, oyun yazarları ve diğer sanatçılar, eserlerinde bu parçalanmışlığı ve iletişim kaybını işlerler.
İletişim Kaybı: Ionesco, Genet, Beckett ve Pinter gibi yazarlar, eserlerinin merkezine kişilerarası iletişimin neredeyse yok olduğu bir dünyayı koyarlar. Ionesco'nun "Kel Şarkıcı" oyunundaki karı-kocanın birbirini tanıyamaması, bu trajikomik durumu özetler.
Teknolojinin Rolü: İletişim araçları (radyo, televizyon) arttıkça, bireyin yalnızlığı daha da derinleşmektedir.
Ancak sanat, aynı zamanda bu kişiliksizleştiren etkilere karşı bir "korunma" işlevi de görür.
Sanatçı, bu şizoid dünyayla yüzleşirken aynı zamanda onu reddeder ve insan deneyiminin daha derin düzlemlerine ulaşır.
2. Haberciler: Sanatçı ve Nevrotik
Sanatçılar ve nevrotikler, toplumlarının bilinçaltı ve bilinçdışı derinliklerinden beslenen iki özel grup olarak tanımlanır. Ezra Pound'un deyişiyle "ırkın anteni" olan bu bireyler, toplumsal çatışmalar henüz yüzeye çıkmadan onları hisseder ve yaşarlar.
Sanatçı: Deneyimlerini diğer insanlara ileterek bunu olumlu bir biçimde yapar. Dünyayla mücadele ederken onu yeniden biçimlendirir.
Nevrotik: Kültürünün altında yatan çelişkileri yaşar ancak bunları anlamlandıramaz ve iletemez. Otto Rank'in tanımıyla nevrotik, "artiste manqué" yani "çatışmalarını sanata dönüştüremeyen sanatçı"dır.
Cassandra Rolü: Nevrotiğin Öngörüleri
Nevrotik birey, toplumun gelecekteki durumunu öngören bir "Cassandra" rolü üstlenir. Aiskhylos'un Agamemnon'undaki Cassandra gibi, gördüğü kıyameti açıklamak zorundadır ama kimse ona inanmaz. Yazar bu durumu şöyle ifade eder: "Hastalarımız, büyük çoğunluğun şimdilik bilinçdışında tutabildiklerini bilinç düzeyinde yaşayarak kültürün gelecekteki durumunu öngörürler."
Bu öngörü, psikolojideki temel sorunların tarihsel seyrinde gözlemlenebilir:
Dönem | Hakim Sorun | Açıklama |
1940'lar | Kaygı (Anxiety) | W.H. Auden'in "Endişe Çağı" (1947) ve Camus'nün "yüzyılın korkusu" gibi eserlerinden önce, hastalar bu durumu terapi odalarında dile getiriyordu. |
1950'ler | Kimlik Sorunu | Erik Erikson'un "Çocukluk ve Toplum" (1950) ve Rollo May'in "Kendini Arayan İnsan" (1953) gibi eserlerle kavramsallaştırılmadan önce, hastalar kültürel değerlerin silinmesiyle ortaya çıkan kimlik boşluğunu yaşıyordu. |
Günümüz | Hissedememe | Freud'un histerik hastalarının aksine, günümüzün zorlanımlı-saplantılı nevrotikleri "yaşayan makineler" gibidir. Sorunları hakkında konuşabilirler ancak gerçek duyguları yaşayamazlar. |
Terapinin Önemi: Derin Gerçeklere Ulaşma Yolu
Terapi gören insanlar, yalnızca "uyumsuz" bireyler değildir. Onlardan elde edilen veriler, normal toplum düzeninin savunma mekanizmaları kırıldığında ortaya çıkan eşsiz bilgiler sunar.
Harry Stack Sullivan'ın belirttiği gibi, "Görüşmeler kişiye yardım etmeye uygun biçimde düzenlenmemişse, elde edecekleriniz gerçek veriler değil, insan eliyle yapılmışlar olacaktır."
Psikoterapi, hem bireyin özgül sorunlarını hem de insanlığın evrensel ve arketipsel çatışmalarını açığa çıkarır. Sofokles'in Kral Oedipus veya Goethe'nin Faust gibi eserleri, tek bir bireyin patolojisini değil, tüm insanlığın kimlik, sevgi ve varoluş mücadelesini anlatır.
3. Kayıtsızlığın Yükselişi ve Şiddetle İlişkisi
Modern çağın "bozuk irade çağı" olarak tanımlanmasının altında yatan temel ruh hali, kayıtsızlıktır. Bu durum, hissizlik, umursamazlık ve hiçbir şeyin önemli olmadığına dair derin bir duyguyla karakterizedir.
Kayıtsızlık: Aşk ve İradenin Zıttı
Kayıtsızlık (apathy), aşk ve irade kavramlarının anlaşılması için kilit bir öneme sahiptir:
Aşkın zıttı nefret değil, kayıtsızlıktır.
İradenin zıttı kararsızlık değil, önemli olaylara ilgisiz kalmaktır.
Aşk ve irade, bireyin dünyaya yönelme, onu etkileme ve ondan etkilenme arayışını tanımlar. Kayıtsızlık ise bu yolların tıkanmasıdır. Freud'un "ölüm güdüsü" gibi işleyen kayıtsızlık, kişinin yaşamla ilgisini yavaş yavaş kesmesidir. 1960'larda yaşanan ve basına yansıyan olaylar (Kew Gardens cinayeti gibi), tanıkların "Olaya bulaşmak istemedim" şeklindeki ifadeleriyle bu toplumsal kayıtsızlığı gözler önüne sermiştir.
Boşluk Hissi ve Güçsüzlük
Kayıtsızlığın temelinde, bireyin kendi yaşamını veya dünyayı etkileme konusunda hissettiği derin güçsüzlük yatar.
"İç boşluk, bir kişinin kendi hakkındaki, uzun dönemde birikmiş kanaatinin (...) bir varlık gibi davranamayacağı kanısının sonucudur."
Bu durum, kişinin istemekten ve hissetmekten vazgeçmesine yol açar. Kayıtsızlık, aynı zamanda, başa çıkılamayan tehlikeler ve sürekli uyaran bombardımanı karşısında bir savunma mekanizması işlevi görür.
Kayıtsızlık ve Şiddetin Diyalektik İlişkisi
Kayıtsızlık ile şiddet arasında doğrudan ve karşılıklı bir ilişki vardır:
Kayıtsızlık şiddete yol açar: İlişkisizliğin yarattığı boşluğu doldurmak için en yıkıcı çare şiddettir.
Şiddet kayıtsızlığı kamçılar: Şiddet olaylarına tanık olan toplum, daha da duyarsızlaşır.
Şiddet, "temas için şeytani bir gereksinim, en dolaysız yoldan dokunmayı zorunlu kılan çılgın bir dürtü olarak alevlenir." Kitle iletişim araçlarıyla tanınan ama hiç tanınmayan modern birey, bu adsızlık ve yabancılaşma durumunda, en azından birini etkileyebildiğini kanıtlamak için şiddete yönelebilir. Bu, cinsel suçlarla şiddet arasındaki bilinen ilişkinin de bir yönünü açıklar.
4. Seks, Eros ve Yeni Püritenlik
Cinsellik, modern toplumun en paradoksal alanlarından biridir. Viktorya döneminin katı bastırmacılığından, görünürde sınırsız bir özgürlüğe geçiş, yeni ve daha karmaşık sorunları beraberinde getirmiştir.
Yeni Püritenlik: Tekniğin Duygunun Yerini Alması
Günümüzdeki cinsel özgürlükçülük, aslında "yeni bir püritenlik" biçimini almıştır. Bu durumun özellikleri şunlardır:
Duygudan Kopuş: Cinsel eylem, duygusal ve tutkulu bir birleşme olmaktan çıkıp mekanik bir performansa dönüşmüştür. Terapi seanslarında sıkça duyulan "seviştik ama hiçbir şey hissetmedim" ifadesi bu durumu özetler.
Performans Kaygısı: Cinsellik, başarılması gereken bir görev olarak görülür. Bu durum, "Daha iyi başarı göstermek için kendini daha az hisseder hale getirmek!" kısır döngüsünü yaratır. Sonuç, "en verimli aşığın aynı zamanda iktidarsız olan" olmasıdır.
Bedenin Nesneleştirilmesi: Freudyen psikanalizin popüler yorumları, bedeni ve benliği tatmin edilecek "cinsel nesneler" ve gerilimi azaltma mekanizmaları olarak görerek bu yeni püritenliğe katkıda bulunmuştur.
Playboy dergisi, bu yeni püritenliğin bir sembolü olarak analiz edilir. Dergi, cinsel birleşmeyi değil, bağlanma korkusunu ve bastırılmış iktidarsızlık kaygısını besleyen, hava geçirmez bir "iktidar yanılsaması" sunar. Fotoğraflardaki kadınların yüzlerindeki "ayrık, mekanik, davetkar olmayan" ifadeler, bu şizoid ve hissiz durumu yansıtır.
Eros ve Seks Ayrımı
Yazar, toplumun temel yanılgısının seks ile erosu birbirine karıştırmak olduğunu savunur.
Seks: Biyolojik bir dürtüdür, gerilimi azaltmaya yöneliktir. Arkadan "iter".
Eros: Bütünlüğe duyulan özlemdir. Yaratıcı bir güçtür, bireyi daha yüksek anlam düzeylerine, güzelliğe ve iyiliğe doğru "çeker". Kişinin kendi potansiyeliyle ve diğer insanlarla birleşme arzusudur.
Freud, "seks" terimini yaratıcılık ve dine kadar her şeyi kapsayacak şekilde genişletmeye çalışsa da, popüler Freudyenlik seksin sıradanlaştırılmasına hizmet etmiştir. Ancak Freud, özellikle savaş nevrozlarını gözlemledikten sonra, insan davranışının sadece haz ilkesiyle açıklanamayacağını görmüş ve bu onu eros kavramına yaklaştırmıştır. Acı veren travmaları tekrarlama zorlanımı, insanın deneyimlerine anlam verme çabasını gösterir ki bu, erosun alanına girer.
Sekse Karşı Ayaklanma
Günümüzde gençler arasında sekse karşı bir bıkkınlık ve isyan gözlemlenmektedir. Bir zamanlar isyan aracı olan seks, artık sıradanlaşmıştır. Gençler, sosyal "canlılığı" ve yasaklanmış macera hissini artık uyuşturucularda aramaktadır. Marshall McLuhan gibi düşünürler, "şu anda anladığımız seksin yakında ölebileceğini" öngörür ve bu durumun erosun tüm yaşama yayılacağı yeni bir çağ getireceğini savunur. Ancak yazar, bu öngörünün somut temellerden yoksun olduğunu ve erkek-kadın arasındaki farkların silindiği bu yeni çağın, eros yerine kayıtsızlığa yol açabileceği uyarısında bulunur.
5. Daimonik: Bastırılmış Güçlerle Yüzleşmek
Modern insanın temel hatalarından biri, insan doğasının karanlık ve yıkıcı potansiyelini inkar etmesidir. "Daimonik" kavramı, bu bastırılmış güçlerle yüzleşmenin önemini vurgulamak için kullanılır.
Daimoniğin Tanımı
Daimonik, "kişinin tamamını teslim alma gücü olan herhangi bir doğal işlevdir."
Örnekler: Seks, eros, kızgınlık, öfke ve iktidar arzusu.
Doğası: Hem yaratıcı hem de yıkıcı olabilir. Genellikle her ikisidir.
Tehlikesi: Bu güç çarpıtıldığında ve kişiliğin bütününü ele geçirdiğinde "daimonik cinnet" (psikoz) ortaya çıkar.
Daimonik, bir varlık değil, insanın varoluşsal bir gerçeğidir. Onu tanımamak, "yıkıcı cinnetin suç ortağı" olmaktır.
Daimonikle Baş Etme Yolları
İlkel Psikoterapi (Yoruba Kabilesi Örneği): Psikiyatr Dr. Raymond Prince tarafından gözlemlenen şifa törenlerinde, hasta, kendisini büyülediğine inandığı kişi veya güçle "özdeşleşir". Örneğin, kadınsı yönünden korkan bir erkek, kadın kıyafetleri giyerek dans eder. Buradaki ilke, korkulan şeyi benliğin içine almaktır, çünkü o mutlaka reddedilmiş bir parçayı simgeler.
Tarihsel Kökenler:
Arkaik Yunan: "Daimon" terimi, kaderle eş anlamlı kullanılır ve hem nesnel (dış güç) hem de öznel (içsel yapı) bir anlama sahiptir. Herakleitos'un "insanın özyapısı onun daimonudur" sözü, bu içsel yönü vurgular.
Aiskhylos: Trajik kahraman, daimonik güçleri (doğanın düzenini) hiçe sayarak kendini ortaya koyduğu için yıkıma uğrar.
Helenistik ve Hıristiyan Dönem: Daimoniğin iyi (melekler) ve kötü (iblisler) olarak ikiye ayrılması, ahlaki bir netlik sağlasa da, onun hem yaratıcı hem yıkıcı potansiyelini birleştiren "organizmasal" bütünlüğünü kaybettirmiştir. "Şeytanları kovulursa, melekleri de uçup gidecektir."
Daimoniğin Dili: Symbolic ve Diabolic
Yunanca kökenlerine bakıldığında, daimonik içindeki iki zıt güç daha net anlaşılır:
Diabolic (diabollein): "Parçalara ayırmak." Bireyi dağıtan, bölen ve yabancılaştıran güç.
Symbolic (sym-bollein): "Bir araya getirmek, birleştirmek." Bireyi kendisine ve topluluğuna bağlayan, bütünleştiren güç.
Her ikisi de daimonikte mevcuttur. Bilinç, doğası gereği hem yaratır hem yıkar; bir şeye "evet" demek, diğerine "hayır" demektir. Bu nedenle "muhalif" (şeytan) olmadan bilinç de olmaz.
6. İradenin Bunalımı ve Amaçlılığın Keşfi
Modern insan, bir yandan doğa üzerinde benzeri görülmemiş bir güce sahipken, diğer yandan bireysel olarak kendini hiç olmadığı kadar güçsüz hissetmektedir. Bu, "iradedeki çelişki" olarak adlandırılır.
Modern Paradoks: Güçlülük İçinde Güçsüzlük
Teknolojik gelişmeler (atom enerjisi, uzay keşfi, genetik mühendislik) insana tanrısal bir güç vaat ederken, bireyi edilgen bir alıcı konumuna indirger. "Modern insanı bu kadar güçlü kılan süreçler, bizi güçsüz kılan süreçlerle aynı oluşudur." LSD gibi uyuşturucularla "açılmak", bir makineyi "açmak" ile aynı edilgenliği taşır. Friedrich Nietzsche'nin "Tanrı öldü" duyurusu, bu değer boşluğunu ve insanın yönsüz kalışını öngörmüştür.
İrade Gücünün Ölümü ve Psikolojide İradenin Reddi
"İrade Gücü": Bu Viktorya dönemi kavramı, arzuyu, bedensel itkileri ve duyguları bastırmak için kullanılan baskıcı bir mekanizmayı ifade eder. Bu tür bir irade, nevroza ve kişinin kendine yabancılaşmasına yol açar.
Psikanalizde İrade: Freud, iradenin bastırmanın hizmetinde kullanıldığını gözlemleyerek psikanalizi "irade karşıtı bir sistem" olarak geliştirmiştir. Freudyen kuramda ego; id, süperego ve dış dünyanın talepleri arasında sıkışmış, güçsüz bir varlıktır.
Gerekircilik (Determinism): Modern psikolojideki pek çok akım, seçim özgürlüğünü bir yanılsama olarak görür ve insan davranışının önceki nedenler tarafından belirlendiğini savunur. Ancak bu yaklaşım, terapide pratik bir ikileme yol açar: Terapist, hastasından "çaba göstermesini" beklerken, kuramsal olarak çabanın bir yanılsama olduğuna inanır.
Amaçlılık (Intentionality): Anlamın Temeli
Yazar, iradeyi yeniden anlamlandırmak için "amaçlılık" kavramını önerir.
Tanım: Amaçlılık, "deneyime anlam veren yapı"dır. Bireyin niyet etme (amaçlı olma) yetisidir ve niyetlerin altında yatan boyuttur.
İşlevi: Bilinç ve bedeni, özne ve nesneyi birbirine bağlayan "kayıp halka"dır. Her anlamın içinde bir kararlılık, bir eyleme yönelim vardır. "Anlam amaçlı olmadığında anlamsızdır."
Terapide Amaçlılık: Terapistin görevi, hastanın belirli bir seansta neyi amaçladığının farkında olmaktır. Preston vakasında, yazar tıkanıklığından şikayet eden hastanın, aslında terapistiyle bir güç mücadelesi içinde olduğu ve onu kontrol etmeyi amaçladığı ortaya çıkar. Terapist bu amaçlılıkla yüzleştiğinde, bastırılmış gerçek çatışma ("İyi yazar ve başarılı olursam babam beni sevmeyecek.") bilince çıkar.
7. Aşk ve İradenin Bütünleşmesi: Çözüme Doğru
Aşk ve irade, birbirinden ayrılamaz iki temel insani yetidir. Onların modern dünyadaki krizi, ancak daha derin bir bilinç düzleminde ve yeni bir varoluşsal temel üzerinde aşılabilir.
Aldırış (Care): Kayıtsızlığın Panzehiri
Günümüzdeki temel eksiklik "aldırış"tır; yani bir şeylerin önemli olması, bir şeylere değer verilmesi halidir.
Önemi: "Tehdit, kayıtsızlıktır, katılmamadır, dış uyaranlara sarılmadır. Aldırış bunun panzehiridir." Öğrenci ayaklanmaları ve isyanlar, temelde her şeyin mekanikleştiği bir dünyada bu "aldırış" hakkını koruma mücadelesidir.
Lucretius Örneği: Romalı şair Lucretius, Helenistik dönemde (M.Ö. 3. ve 2. yüzyıllar) yaşanan ve bizimkine çok benzeyen bir kaygı ve anlamsızlık çağında yaşamıştır. İnsanları tanrı korkusundan ve kaygıdan kurtarmak için doğaüstü açıklamaları reddeden akılcı ve doğalcı bir felsefe (mitos) sunmaya çalışmıştır. Ancak şiirinin sonunda, Atina'daki veba salgınını anlatırken, akılcı açıklamaların yetersiz kaldığı bir tablo çizer. İnsanların sevdiklerinin cesetlerine anlamsızca tutunması, yaşamın temel anlamının acıma, sevgi ve aldırış gibi insani duygularda yattığını gösterir. Lucretius'un şiirinin asıl gücü, bilinçli amacının (akılcı açıklama) ötesine geçen ve insan deneyiminin trajik derinliğini yansıtan bu aldırış mitosunda yatar.
Bilinç Ortaklığı: Sevginin Farkındalığı Artıran Gücü
Aşk, özellikle cinsel aşk, bilincin derinleşmesine ve genişlemesine katkıda bulunur.
Aşk Eyleminin Yönü | Bilince Katkısı |
Şefkat | İki ayrı benliğin bir an için birleştiği, ötekinin gereksinimlerinin ve hislerinin farkında olunduğu yeni bir Gestalt yaratır. Bireysel yalnızlık aşılır. |
Benliğin Onaylanması | Kişisel kimlik duygusuna giden sağlam ve anlamlı bir yol sunar. Kişi, gücünün kanıtından değil, farkındalığının genişlemesinden gelen bir canlılıkla dolar. |
Tutkunun Doğuşu | Tutku, yanıt veren bir tutkuyu doğurur. Birini sevme "çekimi" genellikle onun sizi sevmesinden kaynaklanır. Bu, karşılıklı bir yaratım sürecidir. |
Doğayla Birleşme | Doruk anında, kişisel yalnızlığın ötesine geçildiği ve evrensel bir doğayla birlik hissinin yaşandığı bir bilinç değişimi meydana gelir. |
Geleceği Kucaklamak
Aşk ve iradenin bütünleşmesi, bireyin dünyasıyla tam olarak ilişkiye girmesi demektir. "Onu sevmemizden veya istememizden önce dünya yoktu demiyorum (...) Fakat onun üzerinde bir etkim olmadığından benim için hiçbir gerçekliği, benimle hiçbir ilişkisi yoktur." Sanat, bu yeni ilişki biçimlerinin yolunu açar. Giotto'dan Cézanne'a sanatçılar, mekanı ve dünyayı yeni bir şekilde görmemizi sağlayarak bilincimizi genişletmişlerdir.
Sonuç olarak, her aşk ve irade eylemi, hem bireyin kendisini hem de dünyasını aynı anda şekillendirdiği yaratıcı bir eylemdir. Geçmişin bilgeliğiyle donanmış olarak geleceği kucaklamak, modern insanın en temel görevidir. Tek çıkış yolu ileriye doğrudur ve seçenek, ondan ürkmek ya da onu onaylamaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder