Kişiselleştirilmiş Beyin Devre Puanları ile Depresyon ve Anksiyete’de Klinik Olarak Farklı Biyotiplerin Belirlenmesi
Depresyon ve anksiyete bozuklukları, küresel ölçekte en yaygın ve en fazla işlev kaybına yol açan ruhsal hastalıklar arasında yer alır. Buna karşın, klinik pratikte bu hastalıklar hâlâ büyük ölçüde semptom listelerine dayalı tanı kategorileriyle ele alınmakta, altta yatan biyolojik farklılıklar yeterince dikkate alınmamaktadır. Aynı tanıyı alan iki hastanın tamamen farklı tedavi yanıtları göstermesi, bu yaklaşımın en önemli sınırlılıklarından biridir.
Majör depresif bozuklukta ilk basamak tedaviye yanıt vermeyen hasta oranının %30–40 civarında olması, “tek beden herkese uyar” anlayışının sürdürülemez olduğunu açıkça göstermektedir. İşte bu noktada, Stanford Üniversitesi öncülüğünde yürütülen ve Nature Medicine’da 2024 yılında yayımlanan çalışma, psikiyatride biyolojik temelli alt tip (biyotip) kavramını güçlü bir biçimde gündeme getirmektedir.
Bu araştırma, depresyon ve anksiyetenin tek bir hastalık değil; farklı beyin devre bozukluklarıyla seyreden, klinik ve tedavi yanıtı açısından ayrışan alt gruplardan oluştuğunu göstermeyi amaçlamaktadır.
Araştırmanın Kuramsal Arka Planı
Duygudurum ve anksiyete bozuklukları, tek bir beyin bölgesinin değil; çok sayıda bölge arasında kurulan beyin devrelerinin işlev bozukluğunun sonucudur. Varsayılan mod ağı, saliens ağı, dikkat ağı, duygusal işlemleme ve bilişsel kontrol devreleri bu süreçte temel rol oynar.
Önceki biyotipleme çalışmaları büyük ölçüde yalnızca dinlenme hali fMRI verilerine dayanıyordu. Ancak bu yaklaşım, beynin stres, tehdit, ödül veya bilişsel kontrol gibi işlevlere nasıl yanıt verdiğini yeterince yansıtmaz. Söz konusu çalışma, bu eksikliği gidermek amacıyla dinlenme hali ve görev tabanlı fMRI verilerini birlikte kullanarak daha bütüncül bir beyin işlev haritası oluşturmuştur.
Araştırmanın en yenilikçi yönlerinden biri, her birey için hesaplanan kişiselleştirilmiş beyin devre puanlarıdır. Bu puanlar, sağlıklı bireylerden oluşan referans bir gruba göre standartlaştırılarak, her hastanın hangi devrelerde ne ölçüde sapma gösterdiğini klinik olarak yorumlanabilir hale getirir.
Çalışmanın Amacı
Bu geniş ölçekli çalışmanın temel hedefleri şunlardır:
- Depresyon ve anksiyete hastalarında nörobiyolojik biyotipleri tanımlamak
- Bu biyotipleri klinik semptomlar ve bilişsel performansla ilişkilendirmek
- Farklı biyotiplerin farklı tedavilere nasıl yanıt verdiğini ortaya koymak
Bu amaçla, toplam 801 hasta analiz edilmiş; bunların 250’si randomize klinik tedavilere (antidepresanlar veya yapılandırılmış davranışsal terapi) dahil edilmiştir.
Yöntemler: Nasıl Bir Yaklaşım Kullanıldı?
Katılımcılar ve Veri Kaynakları
Veriler dört büyük çalışmadan birleştirilmiştir (iSPOT-D, RAD, HCP-DES, ENGAGE). Katılımcıların büyük çoğunluğu (%95) ilaçsızdır ve madde kullanım bozukluğu dışlanmıştır. Ortalama yaş 34 olup, katılımcıların %58’i kadındır.
Beyin Görüntüleme ve Devre Puanları
Standartlaştırılmış fMRI protokolleriyle altı temel beyin devresi değerlendirilmiştir:
-
Dinlenme hali devreleri:
- Varsayılan mod (D)
- Saliens (S)
- Dikkat (A)
-
Görevle aktive edilen devreler:
- Negatif etki devresi (üzüntü ve tehdit uyaranlarıyla)
- Pozitif etki devresi (ödül ve mutluluk uyaranlarıyla)
- Bilişsel kontrol devresi (Go–NoGo görevi)
Her birey için toplam 41 bağlantı ve aktivasyon ölçümü hesaplanmış, sağlıklı referans grubuna göre standart sapma cinsinden ifade edilmiştir.
Biyotiplerin Belirlenmesi
Hiyerarşik kümeleme analizi kullanılarak 2 ile 15 küme arasında farklı çözümler test edilmiştir. Teorik tutarlılık, istatistiksel güvenilirlik ve tekrarlanabilirlik kriterleri birlikte değerlendirildiğinde, altı biyotiplik çözüm en uygun yapı olarak belirlenmiştir.
Bu biyotipler yalnızca beyin devre profilleriyle değil; semptom örüntüleri, bilişsel performans ve tedavi yanıtlarıyla da anlamlı biçimde ayrışmaktadır.
Bulgular: Altı Klinik Olarak Anlamlı Biyotip
1. Dinlenme Hali Hiperbağlantı Biyotipi
(Varsayılan mod, saliens ve dikkat devrelerinde artmış bağlantı)
Bu grupta bilgi işleme “aşırı bağlı” bir yapı sergiler. Yüz ifadelerini tanıma yavaşlamış, yönetici işlev hataları artmıştır. Dikkat çekici biçimde, davranışsal terapi (I-CARE) bu biyotipte belirgin şekilde daha etkilidir.
2. Dikkat Devresi Hipobağlantı Biyotipi
Dikkat ağındaki zayıflıkla karakterizedir. Klinik olarak daha az gerginlik bildirilse de dikkat hataları belirgindir. Bu grup, davranışsal terapiye en düşük yanıtı veren biyotiplerden biridir.
3. Duygusal Hiperreaktivite Biyotipi
(Negatif ve pozitif etki devrelerinde hiperaktivasyon)
Bu biyotipte duygusal uyaranlara aşırı beyin yanıtı görülür. Şiddetli anhedoni, anksiyöz uyarılma ve negatif bilişsel önyargı ön plandadır. Venlafaksin, bu grupta en yüksek yanıt ve remisyon oranlarını göstermiştir.
4. Bilişsel Kontrol Hiperaktivasyonu Biyotipi
Bilişsel kontrol devresinin aşırı çalışmasıyla tanımlanır. Klinik olarak yüksek içsel gerilim, tehdit duyarlılığı ve karar verme zorlukları öne çıkar. “Aşırı kontrol – yetersiz esneklik” modeli bu biyotipi iyi açıklar.
5. Tehdit Duyarsızlığı ve Bilişsel Hipofonksiyon Biyotipi
Nadir görülen bu grupta tehdit işleme ve bilişsel aktivasyon düşüktür. Ruminasyon daha azdır, ancak duygusal tepkiler hızlı ve yüzeyseldir.
6. Belirgin Devre Bozukluğu Olmayan Grup
Klinik tanı almış olmalarına rağmen ölçülebilir bir devre sapması saptanmamıştır. Bu durum, mevcut yöntemlerle henüz yakalanamayan başka biyolojik mekanizmaların varlığına işaret edebilir.
Klinik ve Bilimsel Önemi
Bu çalışma, depresyon ve anksiyetenin yalnızca semptomlara göre değil, beyin işlevine dayalı olarak sınıflandırılabileceğini güçlü biçimde ortaya koymaktadır. Daha da önemlisi, bu biyotiplerin hangi tedaviden daha fazla fayda göreceğini öngörebilmesidir.
Bu yaklaşım, psikiyatride bir tür “beyin stres testi” olarak düşünülebilir:
Nasıl ki kardiyolojide hastaya aynı ilacı vermeden önce kalp fonksiyonları değerlendirilirse, gelecekte ruhsal bozukluklarda da tedavi seçimi beyin devre profiline göre yapılabilir.
Sınırlılıklar ve Gelecek Perspektifi
- fMRI’nin klinik erişilebilirliği hâlâ sınırlıdır
- Bazı biyotiplerde tedavi grupları küçüktür
- Etki boyutları orta düzeydedir
Buna rağmen, bu çalışma psikiyatride hassas tıp (precision psychiatry) anlayışına geçiş için güçlü bir kanıt sunmaktadır. Daha büyük, prospektif ve çok merkezli çalışmalarla bu yaklaşımın klinik rutine girmesi mümkün görünmektedir.
Sonuç
Depresyon ve anksiyete, tek tip hastalıklar değildir. Beyin devrelerine dayalı biyotipleme, doğru hastaya doğru tedaviyi seçme olanağını sunarak deneme–yanılma sürecini kısaltabilir, iyileşme oranlarını artırabilir. Bu çalışma, psikiyatrinin geleceğinin semptomlardan değil, beyinden okunacağını güçlü biçimde göstermektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder