1913'ten Geleceğe Bakış: Osmanlı’nın İlk Ütopyasından Zihninizi Zorlayacak 6 Şaşırtıcı Öngörü
Giriş: Zamanda Unutulmuş Bir Osmanlı Gelecek Hayali
1913 yılı, Osmanlı İmparatorluğu için Balkan Savaşları'nın getirdiği büyük hezimet, felaket düzeyindeki toprak kayıpları ve ağır bir toplumsal travmayla tarihe kazınmıştır. İşte tam da bu hezimet atmosferinin ortasında, Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumi tarafından kaleme alınan ve Kader Matbaası’nda basılan Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet (İleri İslam Medeniyeti Rüyası) başlıklı eser, Türk edebiyat tarihinin en erken, en radikal ve en fütüristik ütopya örneklerinden biri olarak karşımıza çıkar.
Eserin arkasındaki zihniyeti anlamak için yazarın portresine bakmak oldukça aydınlatıcıdır. Mustafa Nazım Erzurumi, yalnızca bir kalem erbabı değil; Babıali Caddesi'ndeki Orhanbey Hanı’nda yer alan Osmanlı Asar-ı Vatan Fabrikası’nın kurucusu, yerli boya üretimi için 14 yıl kendini laboratuvarına kapatıp teknolojik icatlar üzerine kafa yormuş bir sanayici ve mucittir. Dolayısıyla onun kurguladığı gelecek; sanayileşme, otomasyon, mekanik ulaşım ve teknolojik kendi kendine yetebilme vizyonuyla doğrudan bu mucit kimliğinden beslenir.
Eser, ana karakter Nazım’ın Rumeli felaketinin yarattığı derin elemle geçirdiği bir baygınlık anında gördüğü rüyayı konu edinir. Nazım, rüyasında dört yüzyıl öncesinde yaşamış büyük dedesi Molla Davut ile karşılaşır. Dede ve torun, ilahi bir mucizevi geçişle günümüzden yüzyıllar sonrasının 10 milyon nüfuslu fütüristik İstanbul’una yolculuk yaparlar. Metin, Doğu edebiyatındaki geleneksel "hâbnâme" (rüya kitabı) biçimini kullanırken, edebiyat araştırmacısı Engin Kılıç’ın da vurguladığı üzere Thomas More'un Ütopya geleneğiyle büyüleyici bir sentez kurar. Eser, dönemin benzer metinleri arasında "en ütopik" ve radikal siyasi kurgulardan birini sunar. Okuyucuya rehber eşliğinde gezdirilen bu yeni dünya; devasa mimari projelerden biyometrik güvenliğe, davranışsal otomasyondan küresel finansa kadar günümüz teknolojilerini ve toplumsal modellerini aşan vizyoner öngörülerle doludur.
1. Üç Katlı Boğaz Köprüsü ve Deniz Üstünde Yürüyen Trenler
Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumi'nin 1913 yılında kurguladığı geleceğin İstanbul’unda en göze çarpan unsurlardan biri, henüz Boğaz üzerinde hiçbir köprünün bulunmadığı bir dönemde tasarlanan devasa ulaşım projeleridir. Yazar, Salacak/Harem ile Kumkapı arasında Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan, üç katlı muazzam bir Boğaz köprüsü hayal etmiştir. Bu multi-modal köprü; yaya, kara yolu ve demir yolu ulaşımını katlar halinde birbirinden ayırır.
Kurgudaki teknolojik ve mimari vizyon sadece köprüyle sınırlı kalmaz. Bosphorus sahil şeridi boyunca uzanan rıhtımlarda, vatandaşların bireysel kullanımına sunulmuş, sahipsiz ve hayvansız pedal/pervane duzenekli özel raylı araçlar (sahipsiz, hayvansız pervaneli arabalar) hizmet vermektedir. Anadolu yakasından Adalar'a ulaşım için ise deniz üstüne yerleştirilmiş özel dubalar (yüzen hatlar) üzerinden giden ve dubaların yanlarındaki çarkları harekete geçirerek su üzerinde ilerleyen tren hatları betimlenir. Üstelik Adalar, fabrika bacalarından yükselen dumanlarla yoğun bir sanayileşme ve üretim merkezine dönüşmüştür.
"Gözüme çarpan dehşetli bir köprü tüylerimi ürpertti çünkü ömrümde bu kadar görkemli, bu derece dehşetli bir şey görmemiştim. Bu köprü üç kat olarak inşa edilmiş. En üst katında insanlar karıncalar gibi kaynaşıyorlardı. Tren, araba, otomobil gibi ulaşım araçları köprünün birinci ve ikinci katından gelip gidiyorlardı."
1913'te henüz hiçbir kıtalararası sabit geçişin bulunmadığı bir dönemde, hem Boğaz geçişini üç kademeli olarak kurgulamak hem de deniz üstünden giden raylı sistemler tasarlamak, mucit bir sanayicinin teknik imkanlar ve şehircilik ufku bakımından ne denli radikal bir hayal gücüne sahip olduğunu açıkça göstermektedir.
2. Röntgenli Biyometrik Güvenlik ve "Millet Bankası" Kredi Kartları
Yazarın teknolojik denetim ve ekonomik düzen kurgusu, 21. yüzyılın biyometrik güvenlik sistemleri ile nakitsiz toplum yapısını neredeyse birebir tarif etmektedir. Geleceğin İstanbul’una giriş yapmak isteyen herkes, köprübaşında bulunan, kubbesi tamamen camdan yapılmış yüksek bir polis merkezinden geçmek zorundadır. Burada kişilerin kimlik denetimi ve sağlık taraması, henüz yeni keşfedilmiş olan röntgen ışınlarıyla çalışan makineler vasıtasıyla anında yapılır; şahsın fotoğrafı çekilir ve kimliği onaylanır. İşlem sonunda kişiye, üzerindeki yıldız sayısına göre rütbe ve itibarını gösteren, beyaz maden üzerine kırmızı mineli ay-yıldızlı biyometrik bir rozet takılır.
Finansal alanda ise fiziksel nakit para kullanımı tamamen ortadan kalkmıştır. Vatandaşlar, ödemelerini Millet Bankası tarafından verilen "itibar defterleri" ile yapmaktadır. İnsanlar harcama yaptıklarında bu defterden tutarı yazıp bir yaprak koparır ve hizmet aldıkları araç veya dükkandaki kilitli çanta sistemine bırakırlar; banka haftalık olarak bu belgeleri toplayarak mahsuplaşmayı sağlar.
"Meğerse röntgen ışığıyla benim hem bir hastalığımın olup olmadığı muayene edilmiş hem de fotoğrafım alınmış."
"Cebimdeki defter Millet Bankası'ndan almış olduğum itibar defteridir. Her nereye gerekirse verilecek paranın miktarını bir yaprağa yazıp kopararak veririm. Bu memlekette itibar defteri insanın elinde bulundukça para taşımaya gerek yoktur."
Henüz dijitalleşmenin adı bile yokken; kamu güvenliğini görünmez ışınlar, anlık biyometrik kayıtlar ve sınıflandırılmış kimlik kartlarıyla sağlayan bir güvenlikçi devlet modeli ile kağıt parayı devreden çıkaran bir kredi/itibar kartı sisteminin yan yana hayal edilmiş olması büyüleyici bir öngörüdür.
3. Belediye Hizmetlerinde Çalışan Eğitimli Hayvanlar ve Maymunlar
Metinde yer alan en ilginç ve sürprizlerle dolu detaylardan biri, doğanın ve hayvan davranışçılığının otomasyonel bir iş gücü olarak kamusal hizmetlere entegre edilmesidir. Yazarın kurguladığı cennet benzeri halk bahçelerinde ve kamu parklarında insan işçi çalıştırmaya neredeyse gerek kalmamıştır; tüm park-bahçe bakımı ve hizmetler eğitimli hayvanlar tarafından yürütülmektedir.
Bu bahçeleri bir müdür ve bir memur dışında kimse yönetmemektedir; geri kalan tüm hizmetliler maymunlar, kuşlar, hatta özel yöntemlerle eğitilmiş karıncalardır. Kahramanlar bahçeden çıkarken, sarı ve gösterişli armutlarla dolu bir arabayı çeken eğitimli bir maymunla karşılaşırlar. Maymun, ziyaretçileri nezaketle selamladıktan sonra arabadan aldığı leziz armutları Molla Davut ve torunu Nazım'a ikram eder. Sistem, hayvan davranışçılığına dayalı bir "ödül-ceza" ve "usta-çırak" mekanizmasıyla işlemektedir.
"Bu bahçede çalışan hayvanların özel eğitim alanları vardır... Vazifesini öğrenmiş olan usta hayvana mükemmel, acemiye de adi yem verilir. Birkaç gün devam eden bu besleme usulünden acemi hayvan, eğer vazifesinde gayret gösterecek olursa mükemmel yem yiyeceğini hayvani içgüdüleriyle anladıktan sonra usta hayvan gibi hareket etmeye başlar."
Yazarın mekanik robotlar yerine doğadaki canlı davranışlarını ve hatta karıncaları bile yem odaklı şartlandırarak belediye otomasyonu elde etme fikri, dönemi için son derece özgün bir ekolojik-teknolojik iş gücü yaklaşımı sunmaktadır.
4. Kamusal Alanın Saatle Ayrılması ve Kadın-Erkek Eşitliği
Eserde toplumsal cinsiyet rolleri ve kamusal alanın düzenlenmesi, modern eşitlikçi fikirler ile muhafazakar ahlak kaygılarının ilginç bir sentezi olarak sunulur. Bir yandan kadınların hukuksal, ekonomik ve sosyal alanda erkeklerle tamamen eşit haklara sahip olduğu, kendi cemiyetlerini, kurumlarını ve iş girişimlerini kurdukları vurgulanır. Ancak diğer yandan genel ahlakı koruma düşüncesiyle, kadın ve erkeklerin kamusal alanlardaki zamanları kesin kurallarla ayrılmıştır.
Şehirde öğle saatinde dalga dalga yayılan ve 15 dakika boyunca süren hafif bir uğultu yükselir. Bu ses, şehirdeki öğle paydosunun habercisidir. Uğultunun kesilmesiyle birlikte erkekler meydanlardan çekilir ve 2,5 saatlik paydos boyunca meydanlar, parklar ve sokaklar tamamen kadınların kullanımına bırakılır.
"Adalet kanunlarında kadınların da eşit haklara kavuşmaları kabul edilmiştir. Ancak kadınlarla erkeklerin bir arada gezip dolaşmaları, ticaret ve sanatla uğraşmaları genel ahlakı bozduğundan... erkeklerle kadınların geçim ve ilerleme şartları ayrılmıştır. Her iki taraf birbirinin aynı eşit haklara kavuştuklarından, kadınların da erkekler gibi ayrıca cemiyetleri, kendilerine özel usulleri, kuralları, düzenleri ve ilerleme yolunda türlü iş girişimleri vardır."
Bu yaklaşım, kadınların toplumsal ve ekonomik hayata tam katılımını savunan ilerici söylem ile kamusal alanda haremlik-selamlık mantığını zaman paylaşımı yöntemiyle modernize etmeye çalışan muhafazakar kaygıların hibrit yapısını gözler önüne serer.
5. Batı Finansının Çöküşü ve İstanbul Merkezli "Doğu Birliği"
Mustafa Nazım Erzurumi'nin ütopyası, küresel ölçekte radikal bir jeopolitik ve finansal kırılmayı öngörür. Kurguya göre Avrupa, kağıt paraya ve karşılıksız borçlanmaya dayalı sanal bir finans sistemi kurmuştur. Bütün Avrupa'nın 700 milyar franklık ticaretine karşılık kasalarında sadece 40 milyar frank altın akçe bulunmaktadır. Patlak veren büyük bir dünya savaşıyla birlikte kağıt paralar değersizleşmiş, Batı finansı %5,5 seviyesine çakılarak çökmüş ve Avrupa kıtası sefalete sürüklenmiştir. Yazar, bu yeni jeopolitik tabloda Avrupalılar arasında en üstün konuma Macarların yükseldiğini özellikle not eder.
Batı'nın çöküşü üzerine; Japonya, Çin, Hindistan, İran, Afganistan, Türkistan, Mısır ve Afrika halkları, İstanbul'da bir araya gelerek küresel bir "Doğu Birliği" kurmuşlardır. Üye sayısı 500'ü aşan Uluslararası Büyük Meclis İstanbul'da toplanmış, ortak bir genel anayasa kabul edilmiştir. Bu jeopolitik merkezleşme sonucunda İstanbul'un nüfusu 1,5 milyondan 10 milyonun üzerine çıkmıştır.
"Bütün Avrupalıların toplam yedi yüz milyar franklık ticareti vardı. Meğerse bunların sırf altın akçe olarak yalnız kırk milyar frank paraları varmış... Bir dünya savaşı çıkar çıkmaz kağıda itibar kalmayınca Avrupa'nın bütün serveti derhal yüzde beş buçuğa iniverdi. Bunun üzerine her iş birdenbire zankadak durdu."
Dönemin emperyalist baskılarına karşı Pan-İslamist, Pan-Asyacı ve anti-emperyalist fikirlerin bir araya geldiği bu jeopolitik kurgu, çöküşteki bir imparatorluğun ideolojik sığınağını ve küresel güç dengelerini yeniden kurma arzusunu yansıtmaktadır.
6. "Kurucu Felaket": Balkan Savaşları Travmasının Doğurduğu Ütopya
Ütopyanın arka planında yer alan temel insani ve psikolojik dinamik, Rumeli ve Balkan Savaşları'nda (1912-1913) yaşanan ağır mağlubiyetin getirdiği derin travmadır. Yazar, yaşadığı dönemin yıkımı karşısında hissettiği çaresizliği ve vicdani ıstırabı eserin hemen başında açıkça dile getirir. Ancak bu yıkım, geçmişin hatalarıyla yüzleşme ve geleceği yeniden inşa etme yolunda bir "kurucu felaket" işlevi görür.
Rüya içerisinde torun Nazım ile dede Molla Davut arasındaki tartışmalarda; geçmişteki Osmanlı idarecilerinin fethedilen topraklardaki gayrimüslim unsurları homojen bir yapıda birleştirememesi, Asya ve Afrika'daki imkanları değerlendirmek yerine Avrupa ile sürekli çatışma halinde kalarak milleti bitap düşürmesi sert bir dille eleştirilir. Geçmişin bu stratejik hataları kabul edilerek, geleceğin ütopik Türkiye'sinin temelleri atılır.
"Bu defa Rumeli'de yaşanan feci savaşlar bütün biz Osmanlıların, biz Müslümanların kalbimizi, vicdanımızı kanattı... acı olaylar silsilesi düşünme kuvvetimizi bozmuş, beynimizi adeta törpüleyerek aşındırmış, vicdani ıstıraplarımızı dayanılmaz bir dereceye getirmiş, adeta ne yapacağımızı şaşırtmıştır."
Ağır toplumsal ve askeri hezimetler, edebiyatta sadece karamsarlık üretmemiş; tam aksine geçmişle hesaplaşan ve topluma direnç aşılamaya çalışan radikal fütüristik çıkış yollarının ve ütopik projeksiyonların doğmasını sağlamıştır.
Sonuç: Geleceği Hayal Etmenin İyileştirici Gücü
Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumi'nin 1913'te kaleme aldığı Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet, basit bir hayal gücü egzersizinden çok daha fazlasıdır. Bu eser, dağılmakta olan bir imparatorluğun en karanlık günlerinde, ilim, teknik, ahlak ve birlik duygusuyla yeniden ayağa kalkma ve geleceği yakalama çığlığıdır. Eser, 20. yüzyılın başında bilimkurgu ve ütopya türünün Osmanlı coğrafyasında ne derece zengin ve özgün bir boyuta ulaşabildiğinin kanıtıdır.
Savaşların, krizlerin ve belirsizliklerin gölgesinde yazılan bu metin, insanlığın en zor zamanlarda bile geleceğe dair bir vizyon geliştirme ihtiyacını gözler önüne seriyor.
Bugün karşı karşıya kaldığımız küresel krizler, toplumsal belirsizlikler ve hızlı teknolojik dönüşümler karşısında, bizler 100 yıl sonrasına dair nasıl bir dünya hayal ediyoruz; geçmişin yıkıntılarından nasıl bir gelecek çıkarabiliriz?