Mark Edmundson’ın “There’s Something Better Than Happiness” makalesi, modern “mutluluk” putunun tehlikelerini ve onun yerine konulması gereken daha derinlikli idealleri keskin bir şekilde ele alır. Virginia Üniversitesi profesörü, The Age of Guilt ve Self and Soul gibi eserlerin yazarı Edmundson, 7 Eylül 2026 tarihli New York Times yazısında, Labor Day atmosferinden yola çıkarak modern insanın konfor, haz ve “yumuşak hayat” arayışını sorgular.
Makale, terapilerin ve yoga öğretmenlerinin “mutlu sığınak” dediği yerleri—kumsalın dalga seslerini, ormanın yeşil gölgesini—özleyen modern insanın varsayımıyla başlar: Çok çalış, başarılı ol, sonra hayatının geri kalanını konfor içinde, yumuşak bir şekilde yaşa. Yelkenlide amaçsızca süzülmek, Fransa’nın güşünde şarap eşliğinde yemek yemek ya da bir müzik festivalinden diğerine akmak nihai hedef haline gelir. Edmundson bu zevklere karşı değildir; ancak nihai mutluluk vizyonu yalnızca bunlardan ibaretse, bunu acilen sorgulamak gerektiğini savunur.
Modern Dünyanın “Mutluluk” Yanılsaması
Çağdaş kültür, “mutluluk”u kesintisiz rahatlık, acısız eğlence ve tüketimsel tatmin (“consumer bliss”) olarak tanımlar. Bu anlayış, Batı’nın aşkın ideallerden (cesaret, bilgelik, merhamet, ruhsal derinlik) uzaklaşıp “ben” merkezli bir benlik kültürüne dönüşmesinin sonucudur. Edmundson’ın Self and Soul’daki temel tezi de budur: İdeallerin yerini güvenlik, konfor ve bireysel tatmin almıştır. Ekranlarda kaybolan, sürekli uyarılan ama içi boşalmış modern insanlar “mutlu” değildir; korkmuş ve dikkate açtır. Sürekli “mutlu ol” baskısı, ruhsal bir boşluk ve tatminsizlik üretir.
Felsefi Temeller: Bentham, Wilde ve Schopenhauer
Edmundson iki kampı karşı karşıya getirir. Hazzın savunucuları arasında Jeremy Bentham vardır: Faydacılığın kurucusu, insanların her zaman maksimum zevki araması ve acıdan kaçınması gerektiğini savunur. Oscar Wilde, De Profundis’te haz için yaşamaktan bir an bile pişman olmadığını, her zevki sonuna kadar yaşadığını yazar.
Edmundson ise Arthur Schopenhauer’ın safındadır. Schopenhauer’a göre insanlığın iki ezeli düşmanı vardır: acı ve can sıkıntısı. İnsanlar entelektüel güçlerini önce acıdan kaçmak için kullanır. Acı bertaraf edildiğinde zihin durmaksızın yeni hedefler, uyarıcılar ve eğlenceler talep eder. Zihin doğası gereği durağan kalamaz. “Sorunsuz, pürüzsüz mutluluk” hayatı kaçınılmaz olarak derin bir can sıkıntısı üretir; can sıkıntısı da belayı doğurur: kumar, yasak ilişkiler, anlamsız kavgalar…
Schopenhauer’ın ifadesiyle, balolar, tiyatrolar, partiler, kumar, seyahatler ve içki yalnızca geçici “palyatif”lerdir. Eğlence biter, can sıkıntısı geri döner. Çözüm olarak zihni meşgul edecek faaliyetler önerir: dil öğrenmek, iyi kitaplar okumak, böcekleri veya kuşları incelemek, günlük tutmak. Altın kumsal veya şelale gibi “mutlu yerler” aslında can sıkıntısı tuzaklarıdır.
Mutluluğun Gizli Tuzağı ve Alternatifler
Edmundson, Simone de Beauvoir’ı da devreye sokar. Beauvoir, “être-en-soi” (kendinde-varlık) ile “être-pour-soi” (kendisi-için-varlık) ayrımını yapar. İlki, toplumsal standartlara uyup “tamamlanmış, mükemmel” bir nesne gibi yaşamaktır; özellikle kadınlara dayatılan “güzel, kendine yeterli, kusursuz” olma baskısıdır. Bu, steril ve hapishane benzeri bir mutluluktur. İkincisi ise özgürlüğü kucaklayıp kendi değerlerini yaratan, aktif bir “proje” peşinde koşmaktır. Bu kişi her zaman “mutlu” olmayabilir, ama anlamlı bir hayat yaşar.
Nietzsche’nin “son insan” arketipi de aynı uyarıyı yapar. Son insan, küçük gündüz ve gece zevkleriyle yetinen, risk almayan, büyük ideallere kör, temkinli bir varlıktır. “Bize o son insanı ver!” diye bağıran kalabalık aslında zaten o son insan olmuştur.
Edmundson’ın Alternatifi: Mutluluktan Daha İyi Olan
Yazarın önceki eserlerinde de işlediği tez nettir: Gerçek tatmin, koltuğa yayılıp tatil yapmakla değil; zorlu, zahmetli ama ruhu besleyen entelektüel, ahlaki ve insani çabalarla mümkündür. Kendini aşan bir amaca, ideallere (cesaret, bilgelik, merhamet), öğrenme tutkusuna veya başkalarının yararına bir gayrete kaptırmaktır. “Akış” hali, anlamsız hazdan değil, anlamlı mücadeleden doğar.
Edmundson, Schopenhauer’ın mütevazı önerilerini (pul koleksiyonu, amatör astronomi) aşar; Beauvoir gibi öğrencilerinde ve insanlarda daha yüksek umutlar besler. Anlam peşinde koşmak, arada dinlenmeye (orman, kumsal) engel değildir; ama o “mutlu yere” kalıcı olarak yerleşmemek gerekir. Nietzsche bile Torino’da sakin bir dönem geçirmiştir; ancak orada sonsuza dek kalmamıştır.
Sonuç
Mark Edmundson’ın makalesi modern insana ayna tutar: Kusursuz rahatlık, acısız eğlence ve kesintisiz haz arayışı bizi neşeye değil, ruhsal çürümenin ve can sıkıntısının kucağına iter. Hayatın anlamı, acıdan tamamen arınmış yumuşak bir yatakta yatmaktan ibaret değildir. Hayat; zihni ve ruhu diri tutan, mücadele barındıran, bencilliği kırıp başkalarına dokunan ideallerin peşinden gitmekte saklıdır. Sürekli “mutluluk” aramak bir tuzaktır; gerçek iyilik hali ise insanın kendini anlamlı bir ideale adamasıyla, yani mutluluğun ötesindeki o derin tözle başlar.
Bu perspektif, Edmundson’ın Self and Soul’daki “benlik kültürü” eleştirisiyle ve The Age of Guilt’teki dijital çağın ahlaki boşluğuyla da uyumludur. Modern tüketim/rahatlık döngüsünden çıkış, ideallere yeniden bağlanmakla mümkündür.
https://www.nytimes.com/2026/09/07/opinion/happiness-research-joy-mental-health.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder