Tolerans Kavramı: Karl Popper, Preston King, Peter Nicholson ve Rainer Forst’un Bakış Açıları
Tolerans (veya İngilizce literatürde sıklıkla “toleration”), modern siyaset felsefesinin en temel ve aynı zamanda en paradoksal kavramlarından biridir. Bir kişinin veya grubun, ahlaki, dini, kültürel veya ideolojik olarak yanlış, zararlı ya da istenmeyen bulduğu inanç, pratik veya kimliklere karşı, müdahale etme gücüne sahip olduğu halde bilinçli olarak müdahale etmemesi anlamına gelir. Bu tanım, üç temel unsuru içerir: itiraz bileşeni (objection: olumsuz yargı), kabul bileşeni (acceptance: olumlu gerekçelerle müdahaleden kaçınma) ve red bileşeni (rejection: toleransın sınırlarının çizilmesi).
Aşağıda Karl Popper’ın ünlü “tolerans paradoksu”ndan başlayarak Preston King’in analitik ayrımı, Peter Nicholson’ın ahlaki ideal anlayışı ve Rainer Forst’un adalet temelli saygı kavramına kadar dört önemli düşünürün yaklaşımları incelenecektir. Bu yaklaşımlar, toleransın hem bireysel erdem hem de siyasi ilke olarak nasıl temellendirilebileceğini ve sınırlarının nasıl çizileceğini farklı açılardan aydınlatır.
1. Karl Popper: Tolerans Paradoksu ve Açık Toplumun Savunması
Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları (1945) adlı eserinin birinci cildinde, “tolerans paradoksu”nu formüle eder. Popper’a göre sınırsız tolerans, toleransın yok olmasına yol açar. Hoşgörüsüzlere sınırsız hoşgörü gösterilirse, hoşgörülü toplum onların saldırısı karşısında yok olur ve tolerans da onlarla birlikte ortadan kalkar.
Popper’ın ünlü pasajı şöyledir:
“Sınırsız tolerans, toleransın yok olmasına yol açmalıdır. Hoşgörüsüzlere bile sınırsız tolerans gösterirsek, eğer hoşgörülü bir toplumu hoşgörüsüzlerin saldırısına karşı savunmaya hazır değilsek, o zaman hoşgörülü olanlar yok edilecek ve tolerans da onlarla birlikte yok olacaktır. (...) Bu nedenle, tolerans adına, hoşgörüsüzlere tolerans göstermeme hakkını talep etmeliyiz.”
Önemli nokta şudur: Popper, her hoşgörüsüz fikrin derhal bastırılmasını savunmaz. Rasyonel argümanla ve kamuoyuyla kontrol edilebildiği sürece baskı “en akılsızca” şeydir. Ancak hoşgörüsüzler rasyonel tartışmayı reddedip “yumruk veya silah” kullanmaya başladığında, toplum kendini savunma hakkına sahiptir. Popper, tahrik içeren hoşgörüsüzlüğü ve zulmü, cinayet veya kölelik tahriki gibi suç saymak gerektiğini belirtir.
Popper’ın yaklaşımı pragmatik ve sonuççudur: Tolerans, açık toplumun varlığını korumak için bir araçtır. Hoşgörüsüzlük, rasyonel tartışmayı imkânsız kıldığında toleransın sınırına ulaşılır. Bu görüş, liberal demokrasilerin kendini savunma hakkını meşrulaştırmak için sıklıkla kullanılır; ancak “hoşgörüsüz kimdir?” sorusunun öznel yorumlara açık olması nedeniyle eleştirilir.
2. Preston King: Toleransın Analitik Ayrımı ve Eşit Haklar Sistemi
Preston King, Toleration (1976, 1998 baskısı) adlı çalışmasında toleransı sistematik olarak analiz eder. King’e göre “to tolerate”, beğenilmeyen veya onaylanmayan bir şeyi gönüllü olarak katlanmak demektir. Ancak kritik ayrım şudur: Güçsüzlükten kaynaklanan katlanma “acı çekme / boyun eğme” (acquiescence, sufferance), güç sahibi olunmasına rağmen yapılan gönüllü katlanma ise gerçek “tolerans”tır.
King, toleransı üç ana kategoriye ayırır:
- Fikirsel tolerans (ideational): Gerçeğin peşinde koşmak adına farklı fikirlere müdahale etmeme.
- Örgütsel tolerans (organisational): Adalet arayışı çerçevesinde kurumsal ve siyasi farklılıklara katlanma.
- Kimlik toleransı (identity): Eşitlik adına farklı kimliklere saygı.
King, “tolerance” ile “toleration” arasında ince bir ayrım yapar. “Tolerance”, hiyerarşik ve eşitsiz bir ilişkide güçlü tarafın zayıf tarafa “izin vermesi”dir; bu, eşitsizliği sürdüren bir tutumdur. Oysa “toleration”un en yüksek biçimi, herkesin eşit haklara sahip olduğu bir sistemdir. Bu sistemde hiç kimse diğerinin “hoşgörüsüne” muhtaç değildir; herkes eşit yurttaş olarak yaşar. King’e göre eşit haklar sistemi, intoleransın en tam olumsuzlanmasıdır ve “tam tolerasyon”u temsil eder.
King’in katkısı, toleransı salt bireysel erdem olmaktan çıkarıp siyasi kurumlar ve haklar bağlamında düşünmeye zorlamasıdır. Güç asimetrisinin olduğu yerde “tolerans” çoğu zaman tahakkümün maskesidir; gerçek çözüm eşitlikçi bir haklar düzenidir.
3. Peter Nicholson: Tolerans Bir Ahlaki İdeal Olarak
Peter Nicholson, “Toleration as a Moral Ideal” (1985) makalesinde toleransı ahlaki bir erdem olarak savunan klasik yaklaşımlardan birini sunar. Nicholson’a göre tolerans, “önemli bir konuda kişinin kendi görüşünden sapan ve ahlaken onaylamadığı bir fikir veya eyleme, müdahale gücüne sahip olduğu halde müdahale etmekten kaçınma erdemidir.”
Nicholson, itiraz bileşeninin mutlaka ahlaki onaylamama (moral disapproval) olması gerektiğini savunur. Sırf beğenmeme veya tiksinme (dislike) yeterli değildir; aksi takdirde tolerans ahlaki bir ideal olmaktan çıkar. Tolerans, kişinin ahlaki yargılarını askıya almasını değil, bu yargıların yanında başka ahlaki gerekçelerin (örneğin özerklik saygısı, kişilik saygısı) ağır basmasını gerektirir. Tolerans gösteren kişi, karşı tarafın kişiliğine saygı duyar; onları rasyonel ahlaki fail olarak görür ve görüşlerinin tartışılabilir, değiştirilebilir olduğunu kabul eder.
Nicholson’ın yaklaşımı, toleransı relativizmden ayırır: Tolerans gösteren kişi kendi ahlaki konumundan vazgeçmez; sadece müdahale etmemeyi ahlaken doğru bulur. Bu görüş, toleransı erdem etiği içinde konumlandırır ve bireysel ahlaki tutumun önemini vurgular. Ancak “ahlaki onaylamama” eşiğinin yüksek tutulması, günümüz kimlik siyasetinde ırk, cinsiyet veya cinsel yönelim gibi ascriptif (seçilmemiş) farklara uygulanmasını zorlaştırır.
4. Rainer Forst: Tolerans Adaletin Erdemi Olarak
Rainer Forst, Toleration in Conflict (2013) ve ilgili çalışmalarında toleransı en sistematik şekilde ele alan çağdaş düşünürlerden biridir. Forst, toleransın “normatif olarak bağımlı bir kavram” olduğunu savunur: Kendi başına yeterli içerik taşımaz; adalet ve gerekçelendirme ilkelerine yaslanmak zorundadır.
Forst, dört tarihsel ve kavramsal tolerans anlayışını ayırt eder:
- İzin anlayışı (permission conception): Otorite veya çoğunluğun azınlığa koşullu izin vermesi (hiyerarşik, paternalist).
- Bir arada yaşama anlayışı (coexistence): Güç dengesi olan grupların barış için karşılıklı tavizi (modus vivendi).
- Saygı anlayışı (respect conception): Yurttaşların birbirini ahlaki-siyasi eşit olarak tanıması (Forst’un savunduğu).
- Takdir anlayışı (esteem conception): Farklı yaşam biçimlerine etik değer atfetme (daha talepkâr).
Forst, “saygı anlayışı”nı, özellikle “niteliksel eşitlik” versiyonunu tercih eder. Bu anlayışta bireyler, etik (iyi yaşam) inançları konusunda derin anlaşmazlık yaşasalar da, temel haklar ve adalet normları konusunda karşılıklı ve genel gerekçelendirme ilkesine bağlı kalırlar. Toleransın sınırı, “karşılıklılık ve genellik” kriterleriyle çizilir: Bir norm, herkesin makul olarak reddedebileceği gerekçelere dayanıyorsa dayatılamaz.
Forst’a göre tolerans, adaletin bir erdemidir. Hoşgörüsüzlük, bir etik topluluğu diğerleri üzerinde meşru gerekçe olmadan kayırmak anlamına gelen bir adaletsizliktir. Bu yaklaşım, Popper’ın pragmatik paradoksunu, King’in eşitlik vurgusunu ve Nicholson’ın ahlaki erdem anlayışını daha yüksek bir gerekçelendirme düzeyinde birleştirir.
Karşılaştırma ve Sonuç
| Düşünür | Temel Vurgu | Toleransın Temeli | Sınırların Belirlenmesi | Paradoks Çözümü |
|---|---|---|---|---|
| Karl Popper | Açık toplumun korunması | Pragmatik / sonuççu | Rasyonel tartışmanın imkânsızlaşması | Hoşgörüsüzlüğe hoşgörü göstermeme hakkı |
| Preston King | Analitik ayrım ve eşit haklar | Gönüllü katlanma + güç | Eşit haklar sisteminin kurulması | “Tolerance”tan “toleration”a geçiş |
| Peter Nicholson | Ahlaki erdem | Ahlaki onaylamama + saygı | Ahlaki gerekçelerin dengesi | Relativizmden kaçınma |
| Rainer Forst | Adalet ve gerekçelendirme | Karşılıklı saygı + adalet | Karşılıklılık ve genellik ilkesi | Normatif bağımlılık + saygı anlayışı |
Bu dört düşünür, toleransın basit bir “yaşa ve bırak yaşasın” sloganı olmadığını gösterir. Popper pragmatik bir uyarı yapar; King güç ve eşitlik ilişkisine dikkat çeker; Nicholson ahlaki karakter boyutunu vurgular; Forst ise toleransı adalet teorisinin merkezine yerleştirir.
Günümüz çoğulcu toplumlarında tolerans, hem bireysel erdem hem de siyasi kurumların meşruiyet kaynağıdır. Ancak sınırlarının adil ve gerekçelendirilebilir biçimde çizilmesi, sürekli bir demokratik müzakere gerektirir. Aksi takdirde tolerans, ya hoşgörüsüzlüğe teslim olur ya da yeni bir baskı aracına dönüşür. Bu dört yaklaşım, bu dengeyi kurma çabasının farklı ama tamamlayıcı yüzleridir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder