2026-07-10

Tahran'a Bakışı Değiştirmek: Ortadoğu Jeopolitiği Hakkında Ezber Bozan 5 Gerçek

Tahran'a Bakışı Değiştirmek: Ortadoğu Jeopolitiği Hakkında Ezber Bozan 5 Gerçek

Giriş: Bildiğimizi Sandığımız Her Şey Yanlış mı?

Reinhold Niebuhr, 1952 yılında yazdığı The Irony of American History eserinde şu sarsıcı uyarıyı yapıyordu: "Eğer mahvolursak, felaketin birincil nedeni düşmanın acımasızlığı değil, devasa bir ulusun gücünün mücadeledeki tüm tehlikeleri göremeyecek kadar kör gözler tarafından yönlendirilmesi olacaktır. Bu körlük, doğanın veya tarihin bir cilvesi değil, nefret ve kibir tarafından tetiklenecektir."


Bugün ABD’nin İran politikası, tam da Niebuhr’un tarif ettiği o "stratejik körlüğün" pençesindedir. Flynt Leverett ve Hillary Mann Leverett’in Going to Tehran adlı çalışmasında titizlikle ortaya koyduğu üzere, eğitimli Amerikalıların bile İran İslam Cumhuriyeti hakkında doğru bildiği çoğu şey aslında kurgulanmış mitlerden ibarettir. Louis Hartz'ın liberal mutlakiyetçilik (liberal absolutism) olarak tanımladığı Amerikan geleneği, kendi ideolojik kalıplarına sığmayan yapıları "anlaşılmaz" veya "irrasyonel" olarak yaftalayarak vahim bir algı kopukluğu yaratmaktadır. John Kennedy’nin uyardığı gibi, gerçeğin en büyük düşmanı yalanlar değil, "ısrarcı, ikna edici ve gerçek dışı" mitlerdir. Bu bağlamda cehalet, iddia edildiği gibi bir huzur kaynağı değil; aksine ABD'nin hegemonik hırsları ile bölge gerçekliği arasındaki uçurumdan beslenen, felakete davetiye çıkaran bir stratejik körlüktür.

1. "Deli Mollalar" Efsanesi ve Rasyonel Aktör Gerçeği

Batı medyasında kökleşmiş olan "ideolojik bir şehadet kültüyle hareket eden fanatik İran" imajı, soğukkanlı bir realizmle incelendiğinde çökmektedir. Tahran, iddia edilenin aksine, dış politikasında ideolojik bir intihardan ziyade, maliyet-fayda dengesini gözeten rasyonel bir devlet davranışı sergilemiştir.

Bunun en çarpıcı örneği, İran-Irak Savaşı (Dayatılan Savaş) sırasında yaşanmıştır. İran, 100.000’den fazla Irak kimyasal mühimmatına maruz kalmasına ve on binlerce kayıp vermesine rağmen, Ayetullah Humeyni'nin ahlaki ve stratejik kararıyla kimyasal silahlarla misilleme yapmamayı seçmiştir. Bu "soğukkanlı realizm", İran’ın "en görkemli kuşağı" (greatest generation) olarak kabul edilen savaş gazilerinin hafızasında derin bir yer edinmiştir. Benzer bir rasyonalite, 1998'de Taliban'ın Mazar-e-Sharif'te sekiz İranlı diplomatı öldürmesiyle test edilmiştir. İran, duygusal bir tepkiyle savaşa girmek yerine, Afganistan'ın bir "bataklık" olduğunu öngörerek diplomatik ve asimetrik yolları tercih etmiştir. Dahası, veri odaklı çalışmalar, bugüne kadar tek bir İranlı intihar bombacısının dahi kayda geçmediğini göstermektedir; bu da "irrasyonel fanatizm" mitini kökten çürütmektedir.

Emekli diplomat Chas Freeman’ın şu tespiti bu durumu özetler:

"Yabancı bir hükümeti, politikayı veya durumu 'irrasyonel' olarak reddetmek, birinin onun motivasyonlarını, nedenlerini veya hesaplarını anlamadığını, anlama niyetinin olmadığını ve güç kullanımı dışında bir yol bilmediğini itiraf etmesidir."

2. Savunmacı Bir Devlet: İran Saldırgan mı, Tehdit Altında mı?

İran’ın bölgedeki askeri varlığı sıklıkla bir "yayılmacılık" emaresi olarak sunulsa da tarihsel gerçeklik tam tersini söyler: İran, son 200 yıldır hiçbir devlete saldırmamıştır. Mevcut askeri yapısı ve Devrim Muhafızları, aslında ciddi bir stratejik derinlik eksikliğini kapatmaya çalışan savunmacı bir mekanizmadır.

On beş komşusuyla kuşatılmış bir coğrafyada, konvansiyonel askeri kapasite açısından rakiplerinin oldukça gerisinde olan bir devletten bahsediyoruz. Rakamlar her şeyi açıklıyor: ABD, savunma alanında İran’dan yaklaşık 70 kat daha fazla harcama yapmaktadır. Suudi Arabistan'ın askeri harcamaları İran'ın dört katı, İsrail'inki ise iki katıdır. Bu devasa asimetri karşısında Tahran, tanklarını başkasının bahçesine park etmekle değil, doğrudan bir saldırıdan sakınmak için caydırıcılık ve asimetrik savunma stratejilerine odaklanmakla meşguldür.

3. "İmparatorluk Kibri" ve Kaçırılan Fırsatlar Kronolojisi

ABD’nin son otuz yıldaki İran politikası, George H. W. Bush'tan Clinton ve Obama’ya kadar uzanan bir imparatorluk kibri (imperial turn) ve dışlama üzerine kurulmuştur. 1991 Madrid Konferansı, İran'ı bölgesel düzenden dışlayan o meşhur "şablonun" (template) başlangıcı olmuştur. Oysa İran, defalarca stratejik iş birliği eli uzatmıştır:

  • Bosna Savaşı (1994-1996): Clinton yönetimi gizli bir kanal ararken, İran bölgeye silah akışını sağlayarak ABD ile örtülü bir iş birliği yapmıştır.

  • 11 Eylül Sonrası Afganistan: Tahran, Taliban'ın devrilmesi ve Karzai hükümetinin kurulması süreçlerinde ABD’ye hayati istihbari ve siyasi destek sunmuştur.

Washington ise her defasında bu çabaları karşılıksız bırakmış; hem baskı kurup hem kabul edilemez şartlar sunan tutarsız bir "çift kulvarlı" (dual track) stratejiye saplanmıştır. Bu yaklaşım, Tahran’daki karar vericilerde ABD’nin amacının "uzlaşma" değil, bir "rejim değişikliği" olduğu inancını kalıcı hale getirmiştir.

4. Vekil Güçler: Terörizm mi, Yoksa Jeopolitik Bir Gereklilik mi?

İran’ın Hizbullah ve HAMAS gibi gruplarla ilişkisi, Batı'da genellikle "terör ihracatı" olarak yaftalanmaktadır. Ancak rasyonel bir perspektiften bakıldığında bu gruplar, İran için İsrail ve ABD hegemonyasına karşı bir asimetrik caydırıcılık hattıdır.

Bu hareketler, Batı'nın aksine kendi toplumlarında (Lübnan ve Filistin) marjinal unsurlar değil, meşru siyasi aktörler olarak görülmektedir. Kendi seçmen kitlelerine sundukları geniş sosyal hizmetler ve dış müdahaleye karşı duruşları sayesinde, bu gruplar seçimleri "doğru nedenlerle" kazanmaktadır. İran, bu "vekil güçler" aracılığıyla, konvansiyonel ordularla kazanamayacağı bir nüfuz mücadelesini yürütmektedir. Bu durum ideolojik bir fantezi değil, hayatta kalmaya çalışan bir devletin pragmatik manevrasıdır.

5. Nükleer Program: Silah Arzusu mu, Yoksa Egemenlik Sembolü mü?

İran’ın nükleer programı sanılanın aksine İslam Devrimi ile değil, 1950’lerde Şah döneminde bizzat ABD desteğiyle başlamıştır. Bugün gelinen noktada Tahran için nükleer kapasite, sadece bir diplomatik manivela değil, aynı zamanda ABD'nin uzay programına benzer bir sanayi politikası (industrial policy) ve teknolojik bağımsızlık sembolüdür.

İran'ın asıl hedefi, Japonya veya Brezilya örneğinde olduğu gibi bir eşik kapasite (threshold capability) elde etmektir. Bu, nükleer yakıt döngüsüne hakim olarak ABD'yi kendisini bölgesel bir güç olarak tanımaya zorlamak anlamına gelir. Ayetullah Hamaney’in nükleer silahları "günah" olarak nitelendiren fetvası, programın askeri bir silahtan ziyade siyasi bir egemenlik ilanı olduğunun altını çizmektedir. Programın mesajı nettir: "Bizi bölgesel denklemden dışlayamazsınız."

Sonuç: Geleceğe Bakış ve Büyük Soru

ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik konumunu korumasının tek yolu, İran İslam Cumhuriyeti’ni "olduğu gibi" kabul etmek ve rasyonel bir uzlaşma (rapprochement) zemini aramaktır. Bu uzlaşma, Tahran'a verilmiş bir lütuf değil, Amerikan çıkarlarının bölgedeki bekası için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Tarihsel mitler ve "liberal mutlakiyetçilik" üzerine kurulu politikalar, yalnızca daha fazla kaynak israfı ve çatışma doğurmaktadır.

Yazıyı, tarihin tekerrür edip etmeyeceğine dair şu kritik soruyla bitirelim:

ABD, 1972'de Çin ile yaptığı gibi, kendi çıkarları için İran'ın meşruiyetini kabul ederek bölgedeki körlüğüne son verecek mi, yoksa felakete giden yolda yürümeye devam mı edecek?


Hiç yorum yok: