Bir Paradigmanın Gölgesinde: Türk Sosyolojisinde Merkez-Çevre Tezinin Eleştirisi
Türkiye'de toplumsal ve siyasi analizler, uzun yıllar boyunca tek bir teorik çerçevenin ağır yükü altında şekillendi. Şerif Mardin'in Türk sosyolojisine taşıdığı "Merkez-Çevre" modeli, zamanla bir analiz aracından çok bir dogmaya dönüştü; her toplumsal gelişme, her siyasi kırılma bu kalıba zorla yerleştirildi. Bugün Türkiye'nin yaşadığı sorunları anlamlandırabilmek için bu paradigmanın kökenini, sınırlılıklarını ve asıl işlevini açıkça ortaya koymak gerekiyor.
Kavramın Kökeni ve Mardin'in Tersyüz Etmesi
"Merkez-Çevre" kavramı, sosyolog Edward Shils'in 1950'lerdeki çalışmalarından geliyor.
Shils'e göre "Merkez", bir toplumu bir arada tutan meşruiyet üretici değerler, semboller ve kurumlar bütünüdür.
Modernleşme ise bu Merkez'in Çevre'yi kendi değerler sistemiyle bütünleştirmesi, peşinden sürüklemesiyle gerçekleşen organik bir süreçtir.
Yani Shils'in modelinde entegrasyon esastır; Merkez ile Çevre arasındaki ilişki bir kurum inşası ve uyum sürecini anlatır.
Mardin bu kavramı Osmanlı-Türkiye tarihine uyarlarken modelin temel mantığını tersine çevirdi. Batı'da Merkez'in Çevre'yi entegre etmesi normal ve demokratik bir süreç olarak değerlendirilirken; aynı şey Türkiye söz konusu olunca faşizm, Jakobenizm ve halkına yabancılaşma olarak tanımlandı.
Bu uyarlama, Türk modernleşmesini kurumsallaşma, toprak reformu ya da evrensel hukuk tartışmaları üzerinden değil; birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan iki kültürel kimliğin çatışması olarak okumayı dayatır hale geldi.
Karikatürleştirilmiş Bir "Merkez", Romantize Edilmiş Bir "Çevre"
Bu kurgunun en belirgin özelliği, Cumhuriyet'i kuran kadroları karikatürize ederken feodal yapıları idealize etmesidir. Kemalist kadrolar, aydınlanma ve hukuk devleti ideallerini kurumsallaştırmaya çalışan aktörler olarak değil; "Batı özentisi", "Jakoben", halkına yabancı bir zümre olarak resmedildi. Evrensel hukuk ve liyakat talepleri "elitizm" damgasıyla susturuldu.
Öte yandan "Çevre" ise kendi içindeki derin sınıfsal eşitsizliklerden, ekonomik sömürüden, ağalık ve aşiret düzeninden arındırılmış; yekpare, otantik bir "Halk İslamı" şemsiyesi altında romantize edildi.
Tarikatlar sivil toplum olarak sunuldu; demokratikleşmenin bu feodal yapılara bağlı olduğu anlatıldı.
Böylece feodal yapıların kamusal alana, liyakate ve kurumlara yönelik her türlü saldırısı, "demokratikleşme" ve "çevrenin merkeze yürümesi" olarak meşrulaştırıldı.
Oryantalizmin İzi
Bu kurgunun altında daha derin bir sorun yatıyor: Oryantalizm.
Mardin, tarih tezini büyük ölçüde H. A. R. Gibb gibi oryantalist kaynaklara dayandırdı. Edward Said'in 1978'de kaleme aldığı "Oryantalizm" eserinde Gibb, tipik örnek olarak gösterilir: Doğu toplumlarını akılcılıktan uzak, tarihsel gelişime kapalı, yalnızca kendi feodal ağları içinde işleyebilen yapılar olarak tanımlayan bir akademik geleneğin temsilcisi. Batı için doğal kabul edilen evrensel akılcılık ve hukuk, Doğu için "yapay" ilan edilir.
Mardin'in çerçevesi bu sorunlu bakışı doğrudan ithal etti. Cumhuriyetin evrensel hukuk ve akılcılık arayışı "yapay ve dayatmacı" olarak nitelendirilirken; itaate dayalı feodal yapılar, tarikat hiyerarşileri ve rant ilişkileri "sahici kültürel değerler" ve "yerli sivil toplum" olarak Türk sosyolojisine yerleştirildi. Bu yaklaşım tarihi tahrif etmekle kalmadı; toplumun evrensel hukuk ve aydınlanma taleplerini bastırmaya yönelik sistematik bir işlev de gördü.
Gerçek Fay Hattı
Oysa Türkiye'deki tarihsel kırılmanın gerçek ekseni ne laik-dindar çatışmasıdır ne de bir Doğu-Batı ikiliği. Bu çatışma aslında evrensel bir gerilimidir: Pozitivizm ile Feodalizm arasındaki mücadele.
Bir tarafta evrensel hukuka, liyakate, kurumsal akılcılığa ve şeffaflığa dayalı bir kamusal düzen talebi vardır. Diğer tarafta kör sadakate, nepotizme, kayırmacılığa, yerel hiyerarşiye ve kapalı topluma dayalı feodal bir zihniyet.
Bu gerilim Türklere, Kürtlere, feministlere, İslamcılara, sosyalistlere, liberallere eşit biçimde sirayet eder. Her kimlik kendi içinde evrensel değerlere yönelenleri ve feodal ilişkilere saplanıp kalanları barındırır.
Dolayısıyla mesele Merkez mi Çevre mi sorusu değil; bireyin ve toplumun kendini neye layık gördüğü sorusudur: Yurttaş olmak mı, tebaa olmak mı?
Sonuç
Merkez-Çevre paradigması, başlangıcından itibaren demokratikleşme hedefi taşımadı.
Türk pozitivizminin feodal yapılarla ikame edilmesine zemin hazırladı; rant ilişkilerini, tarikat ağlarını ve ağalık düzenini "halkın özgün değerleri" olarak paketledi ve bunlara dokunanları "faşist" ilan etti.
Türkiye bu enkaz üzerine sağlıklı bir analiz inşa edemez.
Yapılması gereken, miadını doldurmuş bu kurgudan sıyrılarak toplumsal gerçekliği maddi ilişkiler, feodal güç ağları ve evrensel hukuk ekseni üzerinden yeniden düşünmektir.
Shils'in orijinal modeli, çarpıtılmamış haliyle, Türkiye'nin hem geçmişini hem bugününü Mardin'in uyarlamasından çok daha iyi açıklamaktadır.