Federico García Lorca’nın “duende” kavramı, sanatın en derin ve en tehlikeli katmanına işaret eder. Lorca, sanatın üç ruhu olduğunu söyler. İlki muse’dur: dışarıdan gelen ilham. Bir melodi kulağınıza fısıldanır, bir cümle aklınıza düşer, bir imge birdenbire belirir. İkincisi melek’tir: zarafet, teknik ustalık, doğal yetenek. Güzel bir kulak, akıcı bir el, kusursuz bir ritim duygusu… Bunlar sanatçıyı taşıyan, ona form ve güzellik kazandıran güçlerdir. Ama üçüncüsü, asıl olanı, duende’dir.
Duende ayak tabanlarından yükselir. Karanlıktır, toprağa aittir ve tehlikelidir. Flamenco şarkıcısının çatlayan sesindeki ürperti, şairin neredeyse tutulamayacak kadar sıcak dizeleri, dansçının bir anlığına kendini kaybettiği o vahşi kıvılcım… İşte duende budur. Lorca’ya göre duende’yi davet etmenin tek yolu ölüme bakabilmektir. Riski, tehlikeyi, başarısızlığı kabul etmeyen sanatçı, duende’yi asla tanımaz. Emniyetli oynayan, kanamayan icracı o akşam takdir edilir; sabah olduğunda unutulur.
Bu düşünce, Nietzsche’nin çok daha erken bir estetik ayrımını yankılar. Nietzsche’ye göre sanat, iki tanrı arasında salınır: Apollon ve Dionysos. Apollon biçimin, net çizgilerin, ölçülü güzelliğin, kontrollü rüyaların tanrısıdır. Onun eseri kusursuzdur, saygındır, güvenlidir. Dionysos ise şarabın, müziğin, esrimenin tanrısıdır; düzenli benliği parçalar, insanı daha eski ve vahşi bir katmana sürükler. Duende, Dionysos’un cilalı yüzeyden fışkırdığı andır. Maskenin kaydığı, altındaki hayvanın göründüğü andır.
Kusursuzluk Apollon’un işidir. Hayranlık uyandırır. Ama Dionysos ve duende, canavarı ortaya çıkarır. Ve insan, bir kez gördüğü canavarı kolay kolay unutmaz.
Bu yüzden gerçek sanat, yalnızca teknik ustalığın ya da güzel ilhamın ürünü değildir. O, sanatçının kendi karanlığıyla, ölümle ve kontrolsüzlükle yüzleştiği yerde doğar. Güvenli olan unutulur; risk alan, kanayan, titreyen ise iz bırakır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder